Twitter Facebook Flickr Vimeo Last.fm github

Posts Tagged with “Review”

Godflesh – Post Self


Extreme müzik denilince aklıma ilk gelen gruplardan biridir tabiki Godflesh, ama tüm extreme müziğin temelinde tek bir grup vardır. Napalm Death!

80’lerin ikinci yarısından sonra kurulan tüm gruplara ya müzikal olarak yada eleman olarak birşeyler veren tek grup olmuştur Napalm Death, herşeyin başlangıcı ve ilki o’dur.

Justin K. Broadrick’de Napalm Death ile Scum’ı yarattıktan sonra kendi yolunu çizmiş ve G.C. Green ile Godflesh efsanesini başlatmıştır. 1988 Godflesh, 1989 Streetcleaner, 1992 Pure, 1994 Selfless, 1996 bana göre zirve yaptıkları Songs of Love and Hate, 1999 Us and Them, 2001 Hymns…

Sonrasında J.K. Broadrick kendi denemelerini yaptı. 2014’de reunion modasına uyarak tekrar bir araya geldiler ve World Lit by Fire’ı çıkardılar. Broadrick bir söyleşisinde bu albümü ilk iki albümlerine benzetiyor olduğunu belirtir ancak G.C Green buna kesinlikle karşı çıkarak albümün daha fazla ruh barındırdığını söyler.

Yeni albüm Post Self aynı ismi taşıyan şarkı ile eski Godflesh’i hatırlatsa da genel olarak vasatın üzerine çıkamayan bir albüm.

Ordog – The Grand Wall

Sürekli Metallica Hardwired to Self Destruct dinlemekten bunalan bünyem için Finlandiya’lı grubun yeni albümü ilaç gibi geldi.

Pek fazla tanınmayan underground bir grup Ordog. Bir süredir kendilerini takip ediyorum. Yeni albümlerinin bu kadar iyi olmasını beklemiyordum açıkçası. Kaliteli yeni Doom Metal albümlerini bulabilmenin imkansızlaştığı günümüzde The Grand Wall’da oldschool Cathedral ve My Dying Bride izleri görebilmek mümkün.

MacBook (Early 2015)

MacBook-Space_Grey

Başka birşeyler almak için girdiğim teknoloji markette vakit geçirmek için dolandığım sırada, Apple ürünlerini incelerken gördüm geçtiğimiz yılın ilk çeyreğinde çıkan MacBook modelini. Nisan ayında ilk çıktığı zaman beğenmiş, incelemiş, almayı düşünmüş ancak fiyatı çok yüksek olduğundan ertelemiştim.

b_86829

İncelemelerden okuduğum kadarıyla en büyük yeniliği klavyesinde taşıyordu. İlk bu özelliğini denemek için tuşlara dokunduğum an vuruldum. Düz, fazla çıkıntılı olmayan, bununla birlikte önceki modellere göre daha büyük tasarlanmış tuşlar. Butterfly Mechanism diye adlandırmış Apple, tuşa basma hissi çok çok farklı ve keyifli bir deneyim sunuyor.

macbook-12-butterfly-keyboard-switch-100572318-large

Daha sonra Force Touchpad’i denedim. Yavaşça güç uyguladım, ne değişiyor diye görmek amacıyla. İlk başta alışması biraz zor tabi ama zaten sözlük uygulamasını kullanmayı seven biriydim, ikinci kez kendine hayran bırakan bir özellik oldu.

Kısıtlı zamanda teknoloji markette bunları deneyebildim, fiyatı ve taksit seçenekleri de dikkatimi çekti. Hiçbir zaman bir Apple ürünü almak için mükemmel zaman değildir. Şimdi de öyle oldu. Ama kararımı vermiştim.

Cumartesi günü sabahtan teknoloji marketin yolu tutuldu ve Early 2015 olarak adlandırılan yeni MacBook bilgisayarın giriş modelini (1.1 Ghz, 256 MByte Flash Storage) satın aldım.

Küçüklüğü ve hafifliği ile MacBook Pro sonrası biraz oyuncak gibi gelse de, son yıllarda hesaplama ağırlıklı geliştirmeden, grafik ve fotoğraf düzenlemeye, güçlü GPU gerektiren oyunlardan oluşan bilgisayar kullanma alışkanlığımın web’de gezinti, müzik dinlemek ve yazı yazmak gibi minimal bir yöne evrildiği düşünüldüğünde aslında biçilmiş kaftan.

Broadwell-Package-Diagonal

iNtel Core M 1.1 Ghz (5Y31) 64 bit, 14 nanometre teknolojisine sahip mobil işlemcisine sahip. GPU olarak Intel® HD Graphics 5300 barındırıyor. İşlemci soğutmaya ihtiyaç duymadığından, gereksiz gürültü de yok.

 

Entry Model Base Model Option
Core M 1.1 Ghz (5Y31) Core M 1.2 Ghz (5Y51) Core M 1.3 Ghz (5Y71)
256 GB 512 GB 512 GB
8 GByte RAM 8 GByte RAM 8 GByte RAM

 

Klavye mükemmel, tuşlar birbirine yakın yerleştirilmiş ama daha büyük olduklarından parmaklarıma tam oturuyor ve tuşa basmanın verdiği keyfe diyecek yok. Bilgisayarın küçük olmasına alışamadım yalnız, klavyenin yanından tutup biryere koyarken tuşlara basıyorum yanlışlıkla.

Ses kalitesi gerçekten fazlasıyla iyi, güçlü ve net bir ses çıkıyor o küçük hoparlörlerden. Müzik dinlerken web’de gezinmek, mail’lere cevap vermek, birşeyler yazmanın keyfinin yanında eski CaseLogic iPad kılıfımın içine sığarak rahatlıkla taşınabilir olması da ayrı bir avantajı.

8-9 saatlik pil ömrü günlük yaptığım sıradan işler için çok uygun. Hafif, sessiz, mobil bilgisayar olması, klavyesinin rahat ve keyifli kullanımı sebebiyle iPad Mini’min yerini almaya başladı.

Gelelim eksilere. Bilgisayara şarj edilebilmesi için konulan USB-C portundan başka port yok. Bir dongle olmadan kapalı bir kutu gibi ve her şekilde kablosuz internete bağımlısınız, eski tarz konvansiyonel bilgisayar kullanıcılarına göre değil ama yavaş yavaş alışıyor gibiyiz.

 

P.S. Yaklaşık 3 aydır taslaklar içinde duran ve 24 Ekim 2015’de satın aldığım MacBook ile ilgili bu incelemeyi yeni modeller çıkmadan önce ancak(😬) yayınlayabiliyorum.

WordPress vs. Tumblr.

WP_vs_TumblrYaklaşık iki ay önce blog’umu tumblr.’dan WordPress’e taşıdığımdan bahsetmiştim. Her iki servis kullanıldığında ortaya çıkan siteler, üç aşağı beş yukarı birbirine benzese de genel olarak iki içerik yönetim sisteminin (Content Management System) avantaj ve dezavantajları ile birlikte bazı farkları da var. (Bu yazıda WordPress’in kendi host’u üzerinden çalışan şekli WordPress.org ele alınmış olup, host’a ihtiyaç duymayan ancak daha az opsiyon içeren WordPress.com karşılaştırma dışı tutulmuştur.☺️)

Temelde iki platformu birbirinden ayıran en temel özellik, birinin özel bir şirketin ürünü, diğerinin ise açık kaynak kodlu yazılım olması (yani sahibi yok). Tumblr. birgün “biz kapatıyoruz arkadaş!” dediğinde (elbette içeriğin kopyası sunulacaktır bir şekilde) yapılabilecek çok fazla bir şey yok. WordPress iyi kötü açık kaynak koduyla ve içeriğinizin kendi hostunuzda olması sebebiyle kalıcı şekilde sürdürebilir kendisini.

WordPress’in geri planı MySQL veritabanı ve PHP’den oluşuyor. Tumblr. kendine özgü olarak Handlebars.js ve Ruby kütüphanesi olan Liquid karışımı bir kod üzerine kurulmuş durumda. WordPress kurulduğu host üzerinden çalışırken, tumblr. kendi sitesi üzerinden çalışıyor.

Öncelikle WordPress kullanıcıya biraz daha özgürlük vaad ediyor. Siteyi tasarlarken kullanılan temalar isteğe göre oldukça fazla opsiyon ve ince ayarlar sunabiliyor. Bununla birlikte Plug-In’ler ile çok değişik aracı siteye kolayca yerleştirebilmek mümkün.

Tumblr.’da da çok sayıda tema ve widget mevcut ama temalar ile widget’lar birbirine bağımlı olarak geliyor. Yani temalar belli widget’lar ile geliyor, kullandığınız temanın içinde yer alan widget’lar ile sınırlandırılmış durumdasınız. WordPress’deki bir plug-in’in hemen hemen tüm temalarla uyumlu olması gibi bir durum söz konusu değil. Read More »

Vox

VOX

2007 yılında Alessio Nonni tarafından piyasaya sürülen Vox, iTunes tarafından desteklenmeyen lossless formatlardaki dosyaları Mac OS bilgisayarlarda dinleyebilme amacını taşıyordu.

2011 yılında Ukrayna’lı yazılım firması Coppertino tarafından satın alınan Vox’u biraz geliştiren firma 2013 Ağustos’unda yeni versionu, hemen 6 ay sonrasında ise 2.0 olarak adlandırılan yeni arabirim ve Winamp benzeri minimal tarz ile geliştirerek piyasaya sürdü.

Bilgisayarlarımda yüklü olan iTunes ve Spotify müzik zevkimin büyük kısmını doyurmaya yetiyor ancak ses kalitesinin yüksek olarak dinlenmesi gereken bazı albümlerde yetersiz kalabiliiyorlar. Bu tür dosyaları dinleyebilmek için uzun yıllardır Decibel kullanıyordum. Ancak son versionundaki bir sorun nedeniyle Last.fm’e skroplamam yapamamasından ötürü yeni bir program aramaya başladım. Skroplama olayı müzik çalarlar için benim nezdimde “olmazsa olmaz” bir özellik.

Vox’u yıllar önce birkaç kez denemiştim ama o zamanlar tercih hakkımı Decibel’den yana kullanmıştım. Geçen haftalarda elimdeki FLAC formatındaki albümler için tekrar yükledim Vox’u ve gayet memnun kaldım, en sık kullandığım programlar arasındaki yerini aldı.

Arabirimi OS X Yosemite ile gelen anti-skeumorphism’i tamamiyle benimseyen minimal bir tasarıma sahip. Ses kalitesi ve program içi opsiyonlar olarak Decibel’den aşağı kalır hiçbir yanı yok. Sadece FLAC değil diğer tüm müzik formatlarını da destekliyor, minimal bir ayak izi bırakıyor sistemde, hafıza ve işlemci kullanımı düşük seviyede, iTunes kütüphanesini içe aktarabiliyor ve olmazsa olmaz özelliğim Last.fm’e skroplamayı da sorunsuz biçimde yapabiliyor.

Sosyal Ağ Oyunları ve SimCity BuildIt

Sosyal ağlardaki beklenmedik gelişimin yaşandığı 2008 yılı yeni bir oyun çeşidinin ortaya çıkışını müjdeliyordu. Sosyal Ağ Oyunları. Öncelikli olarak sosyal ağlar üzerinden oynanmaya başlanan bu oyunlar daha sonra yaygınlaşan mobil platformlara hızla taşındı, tabi sosyal ağlardan kopmadan.

Bu tür oyunlarda ilk neslin en önemli örneğini Mafia Wars ve ülkemizde pek bilinmese de PackRat oluşturur. Bu oyunlar tamammen sosyal ağda yer alan arkadaşlarla yapılan etkinliklerle oynanmaktadır.

FarmVilleDaha sonra arkadaşlara pek bağımlı olmayan, gerçek zamanlı ilerleyen ve oyundaki kaynakları tik atarak topladığımız Farmville ve türevleri geliştirilmiştir. Özellikle bu ikinci tip oyunlar, yıllardır süren klasik oyun anlayışını değiştiren, bir oyun için oturup saatlerce uğraşmak yerine, kısa aralıklarla oyunu girip, kaynakları toplamak, üretim yapmak, arkadaşlara hediye dağıtıp çıkmak şeklinde basit yapılı bir şekle bürünmüştür. Bu durum, oyun tarzının pek çok kullanıcıya hızla yayılmasını sağlayarak büyük bir pazar oluşmasına sebep olmuştur. Genelde ücretsiz olan bu oyunlarda bazı özel şeyleri üretmek ve hızlı ilerleyebilmek için gerçek para ile satın alınan –in-app purchases– olarak adlandırılan -özel paralarla- harcama yapmak gerekiyordu.

Trade_NationsBu tür oyunlar içinde Trade Nations, Tiny Tower, Pocket Planes, Pocket Trains, Tiny Death Star özellikle belli bir zaman ve bazılarında -para- harcadığım oyunlar arasında yer almakatdır.

Tiny_Death_StarNormalde işim olmadığında cep telefonu ile gereksiz yere oynayan biri olmamama karşın, -hatta çevremdeki insanlara baktığımda sürekli telefonları ile oynuyor olmaları tuhafıma gider.- bu sosyal ağ oyunlarını oynadığım zamanlarda telefonu daha fazla elime alır oluyorum.

SimCity_BuildItBugünlerde SimCity BuildIt oynuyorum. Oyunun çıkışı bir yıl öncesine dayanıyor ancak ben yeni kurcalamaya başladım. Gerçek anlamda sosyal ağınıza eskisi kadar bağlı kalınmayan yeni nesil bir oyun bu. Tamam arkadaşlarınızın şehirlerine bakabiliyor, satışa koydukları ürünleri satın alabiliyorsunuz ancak bu Farmville gibi sosyal ağ oyunlarından pek çok kişiyi soğutan rahatsızlık veren bildirimlere ve başka etkileşimlere sebep olmuyor. Kimin şehrinize baktığı ve ne yaptığı hakkında pek fazla bilgi paylaşılmıyor. Genel anlamda -yalnız başınıza- bir sosyal ağ oyunu oynuyorsunuz.

Oyunun 3D grafikleri SimCity 2000 ile başlayan göz alıcı detaylarla donatılmış grafik kalitesine ve mobil işlemcilere yönelik son teknolojiler kullanılarak programlanmış olduğundan performans çok çok iyi.

Oyunu kendi kendime bir challange yaratarak oynuyorum. Hiç gerçek para kullanmadan, sadece oyundaki imkanları kullanarak ilerlemeye çalışıyorum. Şimdilik sıkılmadan sakin ve yavaş bir şekilde ilerliyorum. Şehirde yeni yerleşim alanları açmadan para kazanabilmek oldukça güç ve şehri geliştirdikçe yaşayanların ihtiyaçları arttığından bazen ciddi anlamda ekonomik darboğaz içinde kalınıyor.

Oyunu oynarken bir acı gerçekle de yüzleşmek mümkün. İnsanlar sadece zaruri ihtiyaçları karşılandığında bile gayet mutlu yaşayabiliyorlar. Halen eğitime hiç yatırım yapılmamış bir şehrim var, bol bol alışveriş merkezi, polis ve klinik ile mutlu mesut yaşıyor insanlar. Ne demişler, “Cahillik mutluluktur.