Twitter Facebook Flickr Vimeo Last.fm github

Posts Tagged with “Review”

Firewatch

Firewatch_Header

Geçen hafta içinde vaktimin büyük bölümünü Firewatch isimli oyunu oynamakla geçirdim. Stresli ve heyecanlı, sürekli aksiyon ile dolu oyunlardan yorulduğum bir hafta böyle bir oyunla karşılaşmak iyi oldu. Campo Santo tarafından Unity motoru kullanılarak geliştirilen oyunun dağıtımını OS X için Coda gibi programlama araçları ve utility’ler üreten Panic üstlenmiş. Linux dahil OS X, Windows, PlayStation 4 platformlarında oynayabilmek mümkün. Oyun hem geliştirici hem de yayıncı firmanın sektördeki ilk denemesi.

Genel olarak adventure olarak nitelendirebileceğimiz oyun, yeni nesil tarafından yürüyüş(!) simülasyonu olarak tanımlanıyor. Maalesef oyun GTA V veya Witcher 3 gibi open world bir dünyada değil, linear olarak ilerleyebildiğimiz belli bir hat üzerinde oynanıyor.

Olaylar 1989 yılında geçiyor. Yellowstone yangınları sonrasında Amerikan hükümeti yaz aylarında meydana gelebilecek orman yangınlarını önceden haber alabilmek için gözlemci sayısını artırmaya başlıyor. Karakterimiz Henry, özel yaşantısında yaşadığı sıkıntılar sonrası bu iş ilanını görüyor ve yola koyuluyor. Sakin sakin orman yangınlarını gözler, doğanın sesini dinlerim diye düşünen Henry bir anda kendini karmakarışık olayların içinde buluveriyor.

Firewatch_Pix

Oyunun senaryosu, daha başlangıçta insanı şok ediyor, gelişimiyle insanı içine çekiyor ve bir yerden sonra acaba şimdi ne olacak diyerek korku ve tedirginlik içinde ilerlerken buluyorsunuz kendinizi. Bir oyun oynarken bu hissi yaşayabilmek oyunun kalitesi hakkında önemli bir gösterge. Oyun sonrasında pek çok kişinin şikayetçi olduğu, senaryonun sona yaklaştıkça biraz aceleye getirilerek toparlandığı ve hızlı biçimde bitirildiği hissine ilk oynayışımda bende kapıldım. Ancak daha sonra sakin bir şekilde ikinci kez oynadığımda, aslında öyle olmadığını, senaryoda çözüme kavuşmayan bazı noktaları hayal gücüm ile tamamladığımda heyecanlı ve sürükleyici bir romanı bitirmiş gibi keyif aldığımı fark ettim.

Screenshot_Firewatch-Lucy

Tüketim çılgınlığı içinde hazır şeylere o kadar çok alıştık ki artık herşey önümüze hazır olarak konulsun istiyoruz. Oyun piyasasında da maalesef durum bu. Firewatch’ı bitirince tüm olayların açıklaması önümüze konulsun biz birşey hayal etmeyelim, düşünmeyelim istiyoruz. Oyunu oynadıktan sonra biraz eskilere uzandım ve 80’lerde oynadığımız adventure oyunlarını düşündüm. Grafik bile olmazdı o oyunlarda -isimleri text adventure idi- ama her detayı en ince ayrıntısına kadar betimleyen metinler olur, inventory’ye aldığımız her objeyi inceler, detaylara önem vererek çözüme öyle yaklaşırdık. Grafiklerin eksikliklerini kendi hayal gücümüz ile tamamlardık. Tüm olayların açıklaması olmazdı oyunlarda, kendi hayal gücümüzle, imajinasyon yeteneğimiz ile bazı açıklamaları kendimiz oluştururduk. Maniac Mansion’da pek çok nokta çözümsüz kalırdı oyunda, Colonel’s Bequest desen hala anlayamadığım şeyler vardır oyunda. Bu durum sohbet konusu olurdu arkadaşlar arasında, atar tutardık şöyle olacak böyle olmalı diye kendi çapımızda, eğlenceli de olurdu, şimdi düşünüyorum ki önemli olan bu aslında.

Aynı durum Firewatch için de geçerli. Senaryo yazarları belli ki bazı konuları bizim hayal gücümüze bırakmayı tercih etmiş. Tamam, kabul ediyorum bazı mantık hataları var senaryoda. Amaç bu hataları ortaya çıkarmaya uğraşıp “olmamış!” demek yerine eğlenmek tercih edilirse işin keyfi artıyor gibi geliyor bana. Ana senaryonun dışında merak uyandıran pek çok konu var oyunun içinde. Ron ve Dave arasında kutulara bırakılan notlar, Hawker’s Nest’in hikayesi, Turt Reynolds vb. Oyun sırasında bulduğunuz fotoğraf makinası ile çekilen fotoğrafları tab edilmiş halde oyunun sonunda credits ekranında görmek çok ince düşünülmüş bir başka detay.

 

Firewatch internette okuduğum incelemelerde Gone Home ile karşılaştırılıyor genelde. Gone Home’u henüz oynamadım (ilk fırsatta oynayacağım), ancak konu olarak hayaletli bir ev seçilince teknik olarak daha iyi bile olsa Firewatch’un atmosferinin yanında çok klişe kalıyor gibi.

Oyunu oynadığım PlayStation 4 versionunda bazı performans sorunları mevcut, Campo Santo bu aralar bu sorunları çözmekle uğraşıyormuş. Yayınlanacak patch sonrası bir kez daha sakin sakin oynamanın keyifli olacağını düşünmekle beraber Firewatch geliştiricilerinin yarattıkları bu güzel dünyayı aynı yerde geçen değişik olayların anlatıldığı birkaç ek paket ile güçlendirmeleri halinde sıkı bir giriş yaptıkları oyun sektöründe sağlam bir yer edineceklerini tahmin etmek zor değil.

Day One 2

DayOne-Header

Çocukluğumdan beri günlük tutarım. 1984 yılında yazmaya başladığım, üzerinde Snoopy resmi olan bir defterim olduğunu hatırlıyorum. Hergün yazmamakla ve bazen çok uzun süreler yazmaya ara veriyor olmamla birlikte her yıl sonunda, hangi ay ne yaptığımı, neler düşündüğümü özetlediğim uzun “yıllık gözden geçirme yazıları” yazmaya çalışırdım. O defter bitene kadar, (1992 başları) yazdığımı hatırlıyorum.

Mobil cihazların gelişimi ile günlük tutma fikri yeniden canlandı bende. Sosyal medyaya yaptığım katkıları(!) otomatik olarak toplayan ve bir sosyal medya günlüğü şeklinde çalışan Momento kullandığım ilk uygulama olmuştu. Sosyal medyadan toplanan entry’lerin yanında yaşadığım ve üzerinde düşündüğüm önemli olayları da ufak notlar halinde kaydediyordum. Bir ara Momento’nun gelişimi durunca ve iPad sürümü geliştirilmeyince 2012 yılı başında Day One’a geçtim.

İlk sürümü 9 Mart 2011’de piyasaya çıkan Day One’ı iPad aldığım zaman 2012 yılı Mart ayında kullanmaya başlamışım.[1] Çok fazla seçeneği olmadığından o sıralar pek beğenmemiş ve Momento ile devam etmeye karar vermiştim. Bununla birlikte Momento olduğu yerde saymaya başladı ve Day One hızla geliştirildi. Özellikle Mayıs 2012’de sık seyahat ettiğim bir dönemde, gittiğim yerlerde kısa notlar almak ve düşündüklerimi not etmek amacıyla Day One kullandım. O zamanlar Day One’da resim ekleme seçeneği bile bulunnmuyordu.

Day_One-2 New Features

Day One 2 baştan sona Sketch, Pixate, Github, HuBoard, Zeplin, Slack, and Xcode faydalanılarak yeniden tasarlanmış ve programlanmış bir uygulama. Uygulamanın belli başlı yeni özellikleri şöyle;

  • Entry konularına göre kategorilere ayırma. Çoklu günlük olarak adlandırılmış bu özellik. Zaten tag’ler ile bu yapılabiliyordu, renklerle ve seçim kutuları ile daha kolay değişiklik imkanı sağlanmış.
  • Entrylere birden fazla fotoğraf ekleme. Kullanışlı bir özellik, Markdown ve Droplr aracılığı ile birden fazla fotoğraf eklemek eskiden de mümkündü, şimdi uygulamanın içine entegre edilen bir özellik olmuş.
  • Yeri, hava durumunu ve bazı diğer özelliklerin (Yürüyüş mesafesi vb.) otomatik eklenmesi ve Multi Markdown desteği. Zaten bu özellikler Day One Classic’de de bulunuyordu. Pek yeni bir özellik gibi durmuyor. iTunes’da dinlediğiniz müziğin aktarılması ise yeni bir özellik.
  • Day One Sync 2.0. Uygulama ile gelen en yeni ve önemli özellik. DropBox ve iCloud sync seçenekleri kaldırılmış durumda, sadece Day One’ın kendi cloud sistemi kullanılarak senkronizasyon sağlanbiliyor. Şifreleme sistemine sahip ve Dropbox ile iCloud’a göre sadece uygulama için geliştirilmiş olması ön planan çıkan servisin, uygulamanın piyasaya çıktığı 4 Şubat günü yaşanan yoğunluk dolayısıyla bir süreliğine kullanılamaz hale geldiğini belirtmekte fayda var.
  • Day One 2 ile eski (şimdi Classic olarak adlandırılan) sürümde kullanılan entrylerin saklanma şekli XML’den SQL veritabanına çevrilmiş durumda. Bu, bir günlük programı için eskiye oranla biraz daha profesyonel ve derli toplu bir yaklaşım bana göre. Veritabanı düzenli olarak yedeklendiğinde veri kayıpları ve dosya karmaşasının eskiye nazaran daha az gerçekleşeceğini düşünüyorum.
  • Girdilerin toplu olarak silinmesi, taşınması, tag’lenmesi gibi seçenekler eklenmiş.
  • Fotoğraf görünümü OS X sürümü için getirilmiş.
  • Harita görünümü iOS sürümü için düzenlenmiş.
  • Hatırlatıcılar sayıca artırılabilecek şekilde ve metinleri değiştirlebilecek şekilde düzenlenebiliyor.
  • Zamandilimi desteği eklenmiş.

Day One 2’nin iOS cihazlar ile Mac versionu arasında, diğer tüm uygulamalarda rastlanabileceği gibi senkronizasyon sorunları yaşanabilir. Day One ilk zamanlarından beri bu işi gerçekten çok iyi kotarmıştı. Sadece geçtiğimiz aylarda yaptıkları bir güncelleme sonrasında bazı entry’lerin fazladan kopyaları oluşmuştu. Bu durum yeni versiona geçtiğinizde biraz başınızı ağrıtabiliyor. Tag’ler ile Journal isimleri arasında bazı karışıklıklar yaşadım, birde üzerine sync server’ları çökünce bir miktar vaktimi bu durumu düzeltmek için harcadım. Şimdilik herşey yolunda ama bu senkronizasyon işinde dikkatli ve tedbirli olmak, sık yedek almak gerekiyor.

iOS’da Notification Center’da kullandığım Day One widget’ını gerçekten seviyordum. Geçen yıldan veya rastgele seçtiği zamandan bir fotoğraf ile entry’lerin sayısını yada kelime sayısını gösteren grafik belki çok işlevsel değil ama keyifliydi. Day One 2’de bu widget maalesef yer almıyor. Yer bildirimi yapıp entry girebileceğiniz bir araç konulmuş onun yerine.🙁

Bir uygulamanın yeni sürümünde yaşanabilecek ufak tefek sorunlar mevcut Day One’da. Mac versionu bazen çökebiliyor, iOS’da ise Motion Activity ve adım sayaçları çalışmıyor. (Belki de ben çalıştıramadım!)

Önceki versionu en sık kullandığım programlardan biri olan Day One 2 önümüzdeki aylarda gelecek güncellemeler ile yine sık kullanacağım programlardan biri olmaya aday.

Day One 2, Mac için 39.99 US$, iOS için 9.99 US$ fiyat etiketi ile satılacak, bununla birlikte içinde bulunduğumuz hafta %50 indirim imkanı bulunuyor.


  1. Bu bilgiyi Day One girdilerime bakarak teyit etmiş bulunmaktayım.  ↩

Witchcraft – Nucleus

Nucleusİsveç kökenli benzer müzik yapan Graveyard ve Kadavar ile birlikte yeni dönem rock müziğin en önemli temsilcilerinden olan, gitar ve vokallerde Magnus Pelander, bas gitarda Tobias Anger, davulda ise Rage Widerberg’den oluşan, stoner rock, psychedelic rock, doom metal gibi geniş spektrumda müzik yapan Witchcraft’ın uzun zamandır beklenen albümü Nucleus geçtiğimiz haftalarda müzik çalarlarımızda yerini aldı.

Çağın en önemli hastalığı tembellik ve üretken olamama durumu ne yazık ki müzik endüstrisinde de kendini gösteriyor. Gençliğimizde yeni gruplar neredeyse her yıl, olmadı arayı fazla uzatmadan iki yılda bir, bir albüm çıkarırlardı piyasaya. Kaliteli albümler olurdu, öyle baştan savma işler yapmazlardı. Witchcraft’a yeni nesil rock grubu diyoruz ama şöyle bir diskografilerine baktığımızda The Alchemist ile Legend arası 5 yıl, Nucleus için ise 4 yıl beklemişiz. Bu uzun bekleme süreleri sonucunda tek tesellimiz albümlerinin belirli bir kalitede olması, albüm çıkarmış olmak için çıkarmamaları.

Yeni albümün ilk single’ı The Outcast, grubun eski tarzlarında devam ettiğini hissettirmişti bize. Lakin tümü dinlendikten sonra tamamı değerlendirildiğinde yeni albümün fazlasıyla orkestral bir yapıya büründüğü görülüyor. Yanlış anlaşılmasın ben şikayetçi değilim ancak ilk kez dinlendiği zaman fazlasıyla ağır geliyor dinleyiciye. Yavaş yavaş alışıyor dinledikçe insan keyfine varmaya başlıyor. Biri 14 dakika diğeri yaklaşık 16 dakika olan 2 mega-uzun şarkı içeriyor albüm. Bu durum ne yazık ki bazı şarkıların çok fazla tekrardan oluşmasıyla sonuçlanmış.

Kaliteli ve sakin rock müzik dinlemek isteyenler için iyi bir albüm Nucleus. Ama Witchcraft’ı ilk kez dinleyecek olanlar biraz sıkıcı bulabilirler albümü. Umarım bir sonraki albümleri için bizi 4 yıl bekletmezler.

Megadeth – Dystopia

Dystopia

Dave Mustaine’in, Megadeth’in ilk tam zamanlı gitaristi Chris Poland’a “Bana gitar çalmayı öğret!” demesinin üzerinden 30 yıla yakın zaman geçti. Chris Poland gibi çok yetenekli bir gitarist Dave’i ciddiye almadı belki ama geçen yıllar içerisinde Dave Mustaine birlikte çalıştığı gitaristlerden çok fazla şey öğrendi. Tüm Megadeth tarihi boyunca tekniği yüksek gitaristler ile çalışmak Dave’in kendini geliştirmesi için kamçılayıcı bir güç olmuştur. Jeff Young birşeyler kattı mı Dave’e bilemem ama Marty Friedman’ın hem Dave’e hem Megadeth’e büyük katkılarıyla Dave’in gitar stilinin zaman içinde olgunlaşmasını izlemek müziğinin gelişimini takip edebilenler için çok keyifli olmuştur.

Glen Drover ve Chris Broderick sonrasında 15. stüdyo albümü Dystopia’yı 22 Ocak günü çıkaran Megadeth’in yeni gitaristi Brezilya’lı Angra grubundan 44 yaşındaki Kiko Loureiro’nun Dave’den öğreneceği birşeyler vardır muhakkak. Yeni albüme katkısının sadece gitar çalmakla değil bestelerde de olduğu görülen Kiko’nun, yaşlandıkça olgunlaşan Megadeth’in kurucusu ‘General’ lakaplı Dave’den, albümün künyesinde bestelerde isminin yazılmış olmasıyla pek çok eski gitaristin uzun yıllar çabalayarak elde ettikleri bir imtiyazı daha ilk albümle kopardığı da görülüyor.

2015 yılının ikinci yarısından itibaren eski ‘baba’ grupların yeni albümlerini dinleme fırsatı elde ettik. Iron Maiden ve Slayer sonrasında Megadeth’in yeni albümü Dystopia’yı, grubun 2000’li yılların başında yaşadığı dağılma süreci sonrasında çıkardığı en iyi albüm olarak görüyorum. Son 5–6 albümü ile kıyasladığımızda müzikalite olarak albümün kendini belirgin şekilde diğerlerinden ön plana çıkardığı görülüyor. Albüme Dave’in uzun yıllardır geliştirdiği gitar tekniğinin kontrollü bir zirvesi olarak bakmak lazım.

Albüm için kaydedilen 15 şarkının 11’i tüm sürümlerde ortak olarak yer alırken geri kalan 4 şarkı ülkelere ve ortama göre dinleyiciye ulaştırılmış. Japonya versionunda Me Hate You, Spotify versionunda Budgie cover’ı Melt The Ice Away bonus track olarak yer alırken, iTunes versionunda Look Who’s Talking ve Last Dying Wish ekstra şarkılar olarak yer alıyor.

iOS 9

iOS 9 geçtiğimiz ay içinde 16 Eylül Çarşamba günü kullanılabilir oldu. Aylardır beta sürümlerini kullanıyor olsam da, bazı özellikleri ancak herkes tarafından kullanılabilir olduğunda, uygulamalar iOS 9 için güncellendiğinde anlaşılır hale gelebiliyor.

Internet üzerinde iOS 9 için yazılmış çok kapsamlı incelemeler yer alıyor. Rene Ritchie’nin 21000 kelimelik incelemesi, Federico Viticci’nin bir kitap kadar kapsamlı (48.000 kelime!) ve iPad ile yazılan incelemelerinde detaylar mevcut.

iOS 9’da benim için önemli olan ve kullanımının yaygınlaşması ile daha da önemli hale gelecek özellikler şu şekilde sıralanıyor;

  • App Thinning
  • Content Blockers

App Thinning henüz kullanılabilir değil. iCloud BackUp’larda yaşanan sorunlar nedeniyle henüz kullanılamıyor. Yenilik olarak tanımlanan bir özelliğin kullanılabilir olmaması eleştirilebilecek bir durum.

Content Blockers ise büyük tartışmaları da beraberinde getirdi. Sitelerin gelir kapısının bu reklamlar olduğu ve onları engellemenin etik olmadığı savunulmaya başlandı. Hatta trajikomik bir olay yaşandı, Marco Arment ücretli olarak sattığı content blocker Peace’i App Store’dan çekmek zorunda kaldı.

Internet’in tamamıyle reklamlarla dolmasına ve kullanıcıların takip edilmesine tamamen karşı çıkan biri olarak internetin tamamen reklamsız hale getirilmesini şiddetle savunanlardan biriyim. Siteler gelirleri için üyelik sistemi konusunda biraz daha düşünmeli ve çalışmalılar. Ben bir siteyi düzenli olarak kullanıyor ve faydalanıyorsam aldığım bu hizmet için reklamlara tıklamayı değil, belirli bir ücret ödemeyi tercih ederim.

Bunu beceremeyen siteler kaybolup gidebilir hiç umrumda olmaz. Internet tamamen amatör bir çaba ile doğdu, iyi kötü öyle devam edecek.

Bilgisayarlarımda AdBlock, iPhone’umda ise Purify kullanıyorum ve gayet memnunum, saçma sapan reklamları görmek zorunda kalmadan internetin kullanılabilir olması sevindirici. Bunları kullandığım için sayfalarını göstermeyi reddeden web siteleri ise benim için internetin çöplüğünde yer almaya başlamışlardır. Kendileri çalıp kendileri oynamaya devam edebilirler.

Windows 10

Microsoft’un işletim sistemlerinin telefon, tablet ve bilgisayarlarda tek bir sürüm şeklinde yapılamayacağını yavaş yavaş anlıyor olduğunu göstererek yazılım dünyasında yerini alan ücretsiz işletim sistemi. Aynı sıkıntıyı zamanında Apple’da yaşadı, bir taşla üç kuş vurabilir miyiz dediler ama olmayacağını gördüler.

Elbette telefon, tablet ve bilgisayar işletim sistemlerinde kullanıcı deneyimini kolaylaştıracak benzerlikler olmalı. Birini kullanan diğerlerini de kolaylıkla kullanabilmeli, UX’in (kullanıcı deneyimi) bu şekilde geliştirilmesi gerekir.

Windows 8.1 bunun tam tersi idi, tablet işletim sistemini bilgisayara uyarlamaya çalıştılar ve her şey karıştı. Windows 10 bu kapsamda ileriye doğru atılan bir adım gibi. Hala karışık çok şey var ancak bir önceki sürüme göre daha derli toplu.

Bununla birlikte Windows 10 ile pekçok sorun yaşayan kullanıcılar da mevcut. MacBook Pro bilgisayarımda BootCamp partisyonunda kullandığım Windows 10 Apple tarafından doğrudan driver desteği verilmemesine karşın gayet stabil çalışıyor, PC notebook kullanıcıları ise doğrudan desteklenen ürünlerinde akla hayale gelmez sorunlar ile karşılaşıyorlar.